TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ 55. ULUSAL PSİKİYATRİ KONGRESİ BASIN AÇIKLAMASI

TÜRKİYE PSİKİYATRİ DERNEĞİ 55. ULUSAL PSİKİYATRİ KONGRESİ

BASIN AÇIKLAMASI

              SAĞLIKTA ŞİDDET – Prof. Dr. Ömer BÖKE

              Değerli Basın Çalışanları; Türkiye Psikiyatri Derneği tarafından düzenlenen 55. Ulusal Psikiyatri Kongresi(UPK) Basın Açıklamasına hoş geldiniz. Türkiye Psikiyatri Derneği 4500 üyesi ile Türkiye’de çalışan neredeyse bütün psikiyatristlerin üye olduğu bir dernektir. Tüzüğümüzde de belirtildiği gibi derneğimizin en önemli amaçlarından biri ruh sağlığı ve ruh hekimliği konularında aydınlatıcı, eğitici, uyarıcı faaliyetlerde bulunmaktır.

             55. UPK’nin temasını “Günlük Hayattan Kliniğe ŞİDDET” olarak belirledik. 2012’de gerçekleşen 48. UPK’nin de teması “Şiddet” idi. Maalesef şiddet gündemdeki yerini koruyor. Hayvana, çocuğa, kadına azınlıklara, sağlık çalışanlarına yönelen şiddet birbirinden bağımsız değildir. Bir yıl önce 54. UPK’nin açılış günü meslektaşımız Dr. Fikret Hacıosman takip ettiği bir hastası tarafından öldürüldü. Dün İstanbul Tabip Odası ile ortak gerçekleştirdiğimiz bir panelle kendisini andık. Eşi Sn. Mutlu Hacıosman da panele katıldı ve “Yarım kalan hikayeler” başlıklı bir konuşma yaptı. Yine İstanbul Tabip Odası’nın sağlıkta şiddete odaklanan ‘Sağlıkta Güvenli Çalışma Koşulları’ kursu dün tamamlandı. 

            Dernek olarak en önemli çalışma alanlarımızdan biri sağlıkta şiddettir. Yakında yaptığımız kısa bir anket çalışması ile 20 psikiyatri hekiminden birinin önceki ay fiziksel şiddete hedef olduğunu gördük. Ülke genelinde 21 şubemizle birlikte faaliyetler sürdürmeye çalışıyoruz. Faaliyet derken maalesef en çok enerjimizi yasa ve yönetmeliklerin uygulanması doğrultusundaki çalışmalara ayırıyoruz. Meslektaşımızın öldürülmesinden hemen sonra, çalıştığı hastaneye yazı yazarak kanun ve yönetmelikler gereği yapılması gerekenlerin yapılıp yapılmadığını sorduk. Özellikle iş kazası raporunun ve olay analizi ile ilgili hazırlanması gereken raporların tarafımıza gönderilmesini istedik. Hastaneden yeterli yanıt alamayınca Sağlık Bakanlığı ve Çalışma Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına son altı ay içinde ikişer kez yazı yazdık. Halen ilgili raporları temin edemedik. Yanılmak isteriz ama iş kazası ve olay analizi raporunun tutulmadığını düşünüyoruz. Bu raporların temel amacı eksikliklerin tespit edilmesi, giderilmesi ve sağlık çalışanlarının bilgilendirilmesi yani yaşananlardan ders çıkarılarak şiddet olaylarının yaşanmamasının sağlanmasıdır. Sağlık çalışanları ile paylaşılmayan raporların kimse için bir anlamı yoktur. 

             Açıkçası yasa ve yönetmelikler çıkarılıyor ama uygulanmıyor, bizler sağlık çalışanları olarak aynı koşullarda çalışarak, çalıştırılarak yaralanmaya, ölmeye devam ediyoruz. Sağlıkta şiddetin sorumlusu olayı önleyemeyen hastane başhekiminden Sağlık Bakanına tüm sağlık idarecilerdir. Kendi yönetimlerinde ortaya çıkan bir olay sadece duygu ifadesi ile geçiştirilmemelidir. Olayın takipçisi olmak, yaraları sarmak, suçlunun cezalandırıldığını topluma göstermek en önemli görevleridir. Maalesef sağlık idarecilerinin asgari düzeyde bile gereğini yaptıklarını söylemek mümkün değildir. 

            Sadece sağlıkta değil her türlü şiddet olayından hemen sonra ruhsal hastalık gündeme geliyor ve şiddeti uygulayanın hasta olduğu konuşuluyor. Şiddetin kendisi bir davranış sorunudur. Şiddet varsa tabii ki ruh sağlığı sorunu vardır. Ancak ruhsal hastalık ile ruhsal sağlık aynı şeyler değildir. Ruh sağlığı, verimli olma, çalışabilme, yaşamın doğal sıkıntılarıyla baş edebilme ve topluma katkıda bulunma ile belirlidir. Ciddi ruhsal hastalığı olan bir kişinin yaşamının çok kısa bir döneminde gerçeği değerlendirmesi bozuk olur.  Bu dönem dışındaki zamanlarda ruh sağlığı yerinde olabilir, olanak sağlanırsa çalışabilir, yaşamın doğal sıkıntıları ile baş edebilir ve topluma katkıda bulunabilir. Tam tersi herhangi bir ruhsal hastalığı olmayan birinin de ruh sağlığı yerinde olmayabilir. Cinayet işleyenlerin çok önemli bir kısmının (bir çalışmaya göre %95’inin) ruhsal hastalığı yoktur. Tam tersi ruhsal hastalığı olanların çok önemli bir kısmı şiddete hedef olmaktadır. Durum böyle iken bir şiddet davranışı ortaya çıkar çıkmaz ruhsal hastalığın gündeme gelmesi, toplumsal sorunlarımızın ve sorumluluklarımızın inkarından başka bir anlam taşımamaktadır. Farklı olanı suçlayıp, öteleyip kendi düzenimizi ayakta tutmaya çalışmak yerine farklılıkları zenginlik olarak görmek ruh sağlımıza iyi gelir.

Sonuç olarak, dilek ve temennilerin ötesine geçilip ivedilikle harekete geçilmesi gerektiğini vurgulayarak taleplerimizi yineliyoruz:

·               Her türlü şiddeti önlemek için öncelikle yöneticiler şiddet dilini terk etmelidir. 

·               Sağlıkta şiddet ile mücadelede toplumun önünde duran kişilerin, liderlerin sağlık çalışanlarına yönelik olumsuz söylemlerde bulunmamaları gerekir. 

·               Sağlık Bakanlığı tarafından çalışan güvenliği için bütün sağlıkta şiddet olaylarının girişinin yapıldığı Beyaz Kod sistemi ile ilgili veriler belli aralıklarla açıklanmalı, olay söz konusu olduğunda olaya özgü analizler yapılıp önlemler alınmalı, bu önlemler tüm toplumla paylaşılmalıdır.

·               Sağlık çalışanları için güvenli çalışma ortamları sağlanmalıdır.

·               Ruhsal hastalık ile ruhsal sağlık arasındaki fark gözetilmeli, şiddet olayı ortaya çıkar çıkmaz olaydan ruhsal hastalığı sorumlu tutmaktan vazgeçilmelidir.

            KADINA YÖNELİK ŞİDDET – Prof. Dr. Gülcan GÜLEÇ

           ‘Kadın Cinayetlerini Durduracağız’ platformu Eylül ayında 53 kadının öldürüldüğünü; işlenen kadın cinayetlerinin 11’i şüpheli ölüm olarak kaydedilirken, 31 kadının neden öldürüldüğü tespit edilemediğini, 2’sinin ekonomik bahaneyle, 9’unun boşanmak istemesi, barışma isteğini reddetmesi, arkadaşlık isteğini reddetmesi gibi kendi hayatına dair karar almak isterken öldürüldüğünü; 15’inin evli oldukları erkek, 6’sının tanıdık/akraba, 5’inin birlikte olduğu erkek, 3’ünün oğlu, 2’sinin ağabeyi, 2’sinin eskiden evli olduğu erkek, 1’inin evli olduğu erkek ve ailesi, 1’inin evli olduğu erkek ve kardeşi, 1’inin de tanımadığı biri tarafından öldürüldüğünü bildirmekte.

            Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) dünya çapında kadınların yaklaşık üçte birinin (% 35) yaşamları boyunca fiziksel ve / veya cinsel şiddete maruz kaldığını bildirmektedir. Bu şiddetin çoğu eş şiddetidir. Küresel olarak, kadın cinayetlerinin % 38 kadarı erkek bir eş tarafından işlenmektedir.

            Şiddetin en bilinen türü olan fiziksel şiddetin  Türkiye’de yaygınlık oranı %42 dir.  DSÖ dünyada cinsel şiddet yaygınlık oranlarını %6-59 arasında bildirirken Türkiye’deki verilere göre yaygınlığı %9-15 civarındadır. DSÖ ruhsal şiddet oranlarını %20-75 arasında bildirirken Türkiye’de yapılan çalışmada yaygınlığı %44’tür. Ekonomik şiddetin Türkiye’de yaygınlığı ise %30-40’tır. Bu oranlar Türkiye’de yapılan az sayıdaki çalışmalardan elde edilen oranlar olup belki de buzdağının görünen kısmını oluşturmaktadır. Psikolojik şiddet ve ekonomik şiddet tanımlarına çok aşina olmamamız, bu gün tüm dünyada gündemde olan “Toplumsal cinsiyet eşitliğine” kulak tıkamamız psikolojik ve ekonomik şiddet içinde tanımlanan pek çok şeyin toplum içinde “kadın” olmanın doğal bir sonucu ve olması gerekeni gibi algılanmasına ve dolayısı ile bunu yaşayanların seslerini duyurmasına engel olmaktadır. 

             Şiddet, kadınların fiziksel, zihinsel, cinsel ve üreme sağlığını olumsuz yönde etkilemektedir. Şiddete maruz kalan kadınlar sıklıkla yaygın ve açıklanamayan bedensel yakınmalar, kronik tedaviye dirençli depresif belirtiler, yineleyici intihar düşünce ve girişimleri, kabuslar-uyku bozuklukları, kronik yorgunluk, kronik pelvik ağrı, yeme bozuklukları, cinsel işlev bozuklukları, anksiyete bozuklukları yaşamaktadırlar.

            Erkeklerin, düşük eğitim seviyeleri, çocuklukta kötü muamele görmüş olmaları, annelerine yönelik aile içi şiddete tanık olmaları, alkol kullanımı, şiddeti kabul etme tutumu geliştirmiş olmaları da dahil olmak üzere eşit olmayan toplumsal cinsiyet normları ve kadınlar üzerinde hak sahibi olma düşünceleri şiddet olasılığını arttırmaktadır.

             İstanbul Sözleşmesi,  ilk imzalayan ülke olan Türkiye’de 2014 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşme Kadına yönelik şiddeti bir insan hakkı ihlali ve bir ayrımcılık türü olarak kabul etmektedir. Ayrıca mevcut  toplumsal cinsiyet anlayışının kadınlar ve erkekler için toplumsal roller biçtiğini, toplum tarafından üretilen bu rollerin eşit olmayan güç ilişkilerinin bir ürünü olduğunu ve kadınlara yönelik şiddette payı olduğu vurgulamaktadır.  Aslında mevcut toplumsal cinsiyet rollerinin tek maduru kadınlar değil, erkeklerde zarar görüyor ki zaten eşitsiz ve sağlıksız bir ortamdan zarar görmemeleri mümkün değil. Ancak farklı gayelerle mevcut iktidarı kaybetmek istemeyen bir kısım insan, toplumsal rollerin eşitlenmesinin aile kurumuna zarar vereceğini öne sürerek bu sözleşmeye karşı. Oysa ki sözleşme ailelerin dağılması gerektiğini ya da evlenmeye karşı bir sözleşme değil. İstanbul Sözleşmesi kadına yönelik şiddet ve ev içi şiddetin önlenmesine yönelik çalışmalar yapılmasını, şiddet mağdurlarının korunmasını, kadınlara yönelik şiddetin bir suç olarak nitelenmesini ve şiddet uygulayan tarafın yargılanmasını, tüm bunlara yönelik politikalar oluşturulmasını talep etmektedir.

              Sözleşme herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesi durumunda kültür, gelenek, din, görenek ve sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilemez olduğunu, mağdurun kültürel, sosyal, dini ya da geleneksel olarak kabul gören davranış normlarını ihlal etmesinin de şiddete gerekçe olarak gösterilemez olduğunu bildirmektedir.  Tıpkı gündemde olan Ceren Damar, Şule Çet davalarında olduğu gibi. Bu kadınlar en temel hakları olan yaşama hakkını kaybettikleri yetmemiş gibi zanlılar değil onların davranışları yargılanmakta,  zanlı/zanlılar gerek savunmalarında gerek mahkeme salonunda ailelere sözlü sataşmalar ile eylemlerine kılıf bulma, cezadan kurtulma, hafif ceza alma peşinde onları suçlayıcı sözler söylemektedir. Onların bu söylemleri karşılık bulduğunda tüm kadınlar cezalandırlmakta ve daha fazla şiddete maruz kalmaktadır. Ya da Nadira Kerimova olayında olduğu gibi bir kadının ölümü çok da araştırılmaya gerek görülmeden hızla üzeri kapatılmaktadır.

            Bitmek bilmeyen bu şiddet karşısında;

Kadınlara yönelik şiddet görünür kılınmalı, gerçek verilere ulaşılmalı; kadına yönelik şiddet faillerine haksız tahrik indirimleri kaldırılmalı; kadınların eğitim ve çalışma hayatına aktif katılımları sağlanmalı ve özellikle İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı kanun ilgili tüm kurumlar tarafından etkin bir şekilde uygulanmalıdır.

            KİTLESEL ŞİDDET - Prof. Dr. Ejder Akgün YILDIRIM

             İnsanlığın tarihi travmaların, yaşanan ve uygulanan şiddetin acıları, kayıpları ve kanlı zaferleri ile doludur. Bireysel olarak yaşanan şiddet gibi kitlesel olarak yaşanılan şiddete ve travmalara maruz kalma da modern dünyada azalmak yerine artmaktadır. Kitlesel göçler, mülteci olma, savaşlar ve ölümler, açlık, terör saldırıları, insanın neden olduğu büyük felaketler, afetler öncesi ve sonrası ihmaller nedeniyle yaşanılan kayıplar kitlesel şiddetin ve kitlesel yaşanılan travmaların nedenleridir. Kitlesel şiddet bir erkin diğerine saldırısı şeklinde olabileceği gibi bir erkin bir topluluğu ya da bir grubun başka bir alt grubu hedef alması ile de olabilir. 

             Ülkemiz yüzlerce yıldır kitlesel travmaların yaşandığı bir coğrafyadadır. Birçok medeniyetin kurulduğu ve yıkıldığı bu coğrafya kanlı savaşlara tanıklık etmiş, savaşlar ya da doğal felaketler nedeniyle bir çok kent defalarca büyük yıkımlara uğramış, topluluklar yok olmuştur. Acı kadar unutma da yoğun olarak yaşanmaktadır. Çok yakın zamanda yaşanılan büyük terör eylemleri artık gündemimizi meşgul etmemekte, birçoğu unutulup gitmektedir. Örneğin dünya tarihinin en büyük spor şiddetlerinden biri 17 Eylül 1967’de yaşanmış, bir futbol maçı sırasında çıkan olaylarda 43 yurttaşımız yaşamını yitirmiştir. Bu facia bir süre iki il arasında husumeti artırmış ancak sonraki kuşaklarca unutulmuş, günümüzde neredeyse hiç anımsanmamaktadır. Suruç’ta canlı bomba eylemi ile büyük bir terör saldırısıyla gençler yitip gitmiş, bu terör sarmalı 10 Ekim 2015’te bizleri daha büyük bir yıkım ile karşı karşıya bırakmıştır. Ardından Güven Park, Beşiktaş, Atatürk Havaalanı, Reina saldırıları birbirini izlemiştir. Bu terör eylemleri bizlere yeni gibi gelse de aslında yakın zamanın belleği başka saldırıları da içermektedir. 2003 yılında sinagoglara, İngiliz Konsoslosluğu ve HSBC binalarına düzenlenen saldırılar, 1993 yılında Madımak ve Başbağlar Katliamları, 2008 Güngören, 2013 Reyhanlı ve daha nice saldırının zihinlerde bıraktığı acılar henüz onarılmamıştır. Yanı başımızdaki Suriye savaşı ile yüzbinlerce insan mülteci durumuna düşmüş, bir o kadarı hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştır. Savaş bitse bile izleri Ortadoğu Halkları üzerinde kuşaklar boyu sürecektir.

               Öncelikle bilmeliyiz ki şiddet yaşamın her alanını kaplamakta, sanılandan daha geniş yaşanmaktadır. Sadece doğrudan şiddet değil, iş güvenliği tedbiri almadan bir işçinin zarar görme olasılığı olan bir ortamda çalıştırılması, çalışmaya zorlanması bir şiddet eylemidir. Benzer şekilde deprem açısından riski binalar inşa etmek, insanları güvensiz binalarda yaşamak durumunda bırakmak, onları gelecekte yaşanacağı bilinen bir depremde ölüme terk etmek ağır bir şiddet eylemidir. Kitlesel şiddet yalnızca fiziksel olarak değil bir topluluğun inancını, kimliğini, değerlerini aşağılama, acıyı yok sayma, damgalama, ayrımcılık uygulama gibi duygusal ya da dolaylı saldırganlık şeklinde de uygulanabilmektedir. 

               Yas varsa yaşanmalı, adalet sağlanmalı, ve acı dayanışma ile onarılmalıdır. Terör ya da savaş sonucunda kitlesel şiddete maruz kalan toplumlar bu incinmeyi gelecek kuşaklara taşıyabilmekte, bu da gelecekte kolay tetiklenen bir çatışma kısır döngüsüne evrilmektedir.

               Acıları bilmek, başta çocuklar olmak üzere ayrımcılık yerine paylaşmayı, farklılıklar yerine ortak değerleri öne çıkarmayı, geçmişteki acıları deşmek yerine acıları onarmayı seçmek geleceği ve insanlığı daha mutlu ve ruhsal açıdan daha sağlıklı kılacaktır.

               Bu travmalar durdurulabilir. Toplumların yaşadıkları/yaşattıkları şiddet engellenebilir. Bu travmaların gelecek kuşaklardaki hasarı önlenebilir. Çünkü şiddet insanlığın ayıbıdır. Barış ise insanlığın becerisidir. Şiddetin olmadığı günler dileği ile kamuoyuna saygı ile duyurulur.

 

             55. UPK’DE ŞİDDET – Doç.Dr. Serap ERDOĞAN TAYCAN 

 

             Bildiğiniz gibi, kongremizin teması gündelik yaşamdan kliniğe şiddet. Tema ile uyumlu olacak şekilde şiddeti tüm boyutlarıyla ele aldığımız bir kongre gerçekleştiriyoruz. Burada önemli olan, artık istatistikleri ya da tanımları konuşmanın ötesine geçip nedenlere, çözümlere, korunma ve önleme yollarına odaklanmanın zamanının çoktan gelmiş olması. Bu gaye ile kongremizde İstanbul Tabip Odası’nın ‘sağlıkta şiddete karşı eğitim’ konulu kursuna yer verdik. Şiddet eylemlerine dair yasal süreçlerin nasıl işlediği gibi konuların yanı sıra hekimin kendisini fiziksel olarak koruyabilmesi/savunabilmesine yönelik bir eğitim verildi. Geçtiğimiz yıl Ulusal Psikiyatri Kongresi’nin açılış gününde  hastası tarafından öldürülen meslektaşımız Fikret Hacıosman’ın anısına, eşi Mutlu Hacıosaman’ın da katıldığı bir panelde sağlıkta şiddet sorunu yine ayrıntıları ile ele alındı. Şiddet ile mücadelemizde bir yöntem belirlemek üzere 2010 yılında oluşturulan Şiddet İzleme Önleme Kurullarımız mevcut. Kongrede şube temsilcilerimizle bir araya gelerek yaptıklarımız ve yapabileceklerimiz üzerinde birlikte çalıştık. Şu ana kadar 55. Ulusal Psikiyatri Kongresine yaklaşık 1300 kişi kayıt yaptırmış durumda. Bu da demek oluyor ki 1300 sağlık çalışanı ile şiddet sorununu ele alma fırsatımız mevcut. 

 

Saygılarımızla. 

Türkiye Psikiyatri Derneği